- yüzyıl ve sonrasında Batı Avrupa’da; sosyal, siyasî, iktisadî ve kültürel vb. yönlerden geleneksel toplum anlayışından esaslı bir şekilde farklılaşan gelişmeler yaşandı.
Günümüze kadar bazı değişimlerin yaşandığı bu yeni dönemde, inançlara rakip olarak çıkarılan akıl, sekülerleşme ve bireycilik yayılmaya başladı.
Günümüzde Batılı ve Batılı kültürden etkilenen mahfillerde dinî ve ahlâkî değerlerin göz ardı ve ihmal edilmesi, hatta reddedilmesi bilimsel gerçeklik olarak yansıtılmaktadır.
Aydınlanma diyerek bayraklaştırılan dönem sonrasında sanayileşme ve şehirleşmeyle birlikte yayılan yenilikçilik, entelektüellik, rekabetçilik, demokrasi, hümanizm vb. iddialarla toplum yapısında sekülerleşme yönünde ciddi dönüşümler yaşandı.
Bu yeni dönemin moda kavramı: “BİREYCİLİK”tir.
Bireycilik, insan hayatının her yönünü etkilediği gibi, en çok “AİLE”yi etkilemiştir.
Peki, bireycilik ne getirdi de, aile bundan yıkıcı sonuçları olacak şekilde etkilendi.
Önce, bizim tarihi, kültürel, ahlâkî, dini, manevi değerlerle yoğun bir şekilde yoğrulan ailenin kısaca hususiyetlerine temas ettikten sonra bireyciliğin yıkıcı tahribatlarına değinelim.
Geleneksel Türk aile yapısında sevgi ve saygı ailenin mayası, çimentosu hükmündedir.
Sadakat ve güven vermek, aile sarayının kolonları gibidir.
İffet, hayâ, namus aile sarayının iç mimari güzellikleridir. Bu değerlerin olmadığı bir aile sarayı, çöplükten farksızdır. Aile sarayını, çöplükten farklı kılan bu değerlerin varlığıdır.
Karı koca arasındaki ebedi hayat arkadaşlığı, tahkîkî iman, takva, evlilik sarayını ebedileştirerek, dünya hayatından ebedi ahiret hayatına uzanan bir hayat serüvenini aile bireylerine bahşeder.
Ailede, sevgi, muhabbet, saygı, sadakat, iffet, ebedi refika-i hayat şeklinde aile bireylerini birbirine bağlayan manevi bağlarla bütünleşen eşler, artık bencillik yerine aile bütünlüğüne odaklanırlar. Aile onlar için o kadar mutluluk vesilesidir ki, aile, içinde yaşayanlar için bir nevi cennet hayatına dönüşür.
Aile içinde haklar yarışı yoktur; birlikte mutlu olmak vardır.
Ailede rekabet yoktur; birbirleri ile ruh-beden bütünleşmesi gerçekleştirilerek, huzura ermek vardır. Nasıl bir insan vücudunda, kalp ve beyin, ağız ile mide, göz ile kulak, kafa ile ayak rekabet etmezler, vücudun yaşaması için tam bir işbirliği içinde hareket ederlerse, ailede de aile bireyleri arasında haklar, kişisel çıkarlar, rekabeti olmaz.
Aile içinde yaşayanlar, o kadar birbirleri ile bütünleşirler ki, tıpkı vücutta bir organda hastalık olduğunda diğer bütün organların o hastalığın giderilmesine odaklandığı, tam bir işbirliği yaptıkları gibi, ailede de eşlerden ya da çocuklardan, aile büyüklerinden biri sıkıntıya düştüğünde, hastalandığında, zorluklara maruz kaldığında, diğer aile bireyleri, onun bu zaafını gidermek için tam bir işbirliği yaparlar.
Mesela eşlerden birisi hastalansa, her ikisi yaşlansa, diğer aile bireyleri diyeceklerdir ki, bunlar her ne kadar bu dünyada hastalansa, yaşlılıkla çirkinleşseler de biz onlarla ebedi cennette ebedi güzellikleri ile beraber olacağız. Onun için onlara bu zor zamanlarda sahip çıkmalıyız duygusu ile onları daha çok sahiplenirler.
Artık yaşlı ve hasta aile bireyleri için sağlıklı aile bireyleri seferber olurlar. Yemezler onlara yedirirler. Uykudan fedakârlık ederek onların sağlığı, huzuru için çaba sarf ederler. Gerekirse tarla bağ bahçe satarak, aile huzurunun, ebedi saadet arzusunun tahakkukuna çabalarlar. Gerekirse günlerce hastane koridorlarını aşındırırlar, uykusuz kalırlar. Bütün bunlar, aile huzuru, mutluluğu, saadeti, aile bütünlüğünün korunması için yapılır.
Bencillik, kişisel menfaatler, şahsi hazlar, kişisel çıkar hesapları, güzelliğinde beraberiz çirkinliklerinde kapı dışarı, sağlıkta beraber, hastalıkta ayrılık, zenginlikte beraber, yoksullukta işime yaramaz kapı dışarı mantığı, bu aile kültüründe yoktur.
Geleneksel aile yapısında, dedeler, nineler (eşlerin anne ve babaları) ve diğer aile büyükleri dışlanmaz, bilakis onlara yaşlılık hallerinde de sahip çıkılır.
Aile büyükleri, aile içi eğitimin en etkili ve aktif aktörleridir. Elbette ki aile eğitiminde başmuallim anne ise de, diğer aile büyüklerinin de bu eğitime katkıları olur. Onların rızası ve duası, aile sarayının manevi surları gibidir.
Aile içinde fedakârlık, diğerkâmlık (eşini, evlatlarını kendinden daha fazla düşünmek), adanmışlık, aile yükünün birlikte taşınması, sorumluluk almak, aile bireylerini sarsılmaz bir şekilde birbirine bağlayan diğer manevi bağlardır.
Eşlerin anne ve babalarının evlatları üzerinde o kadar hakları vardır ki, bu hakların ödenmesi, onlara yaşlılıklarında, hastalıklarında, düşkünlüklerinde sahip çıkılmasıyla, onların rızalarının, safi, halis, katıksız hayır dualarının alınmasıyla mümkündür. Aile huzuru, evlatlar, anne ve baba, dede ve ninelerle bütünlük içinde mümkündür. Torunların ruhları, dede ve ninelerin sevgisi, şefkati, muhabbeti ile beslenir. Torunlarını sevmek, okşamak, her türlü hareketlerini görmek, dede ve ninelere cennet hayatı gibi lezzet verir.
Aslında, böyle bir aile hayatı, dünyada da ahirette de cennet hayatını bahşeder. Ama bunu anlamak için yaşamak lazımdır. Bazı şeyler, anlatılamaz, ancak yaşanarak anlaşılır.
Aileyi sarsılmaz şekilde koruyan manevi bağlar, elmanın içini koruyan kabuğu gibidir.
90 yaşında, 100 yaşında hala birbirlerine ruh ve ceset gibi kenetlenen, birbirleri ile mutlak bütünleşen dedeler, nineler, burada bahsini ettiğimiz halleri fiilen yaşamaktadırlar ki, o yaşlarda da birbirlerinden kopmuyorlar. Biri öldüğünde, diğeri yarısı gitmiş gibi hüzünleniyor; hasretini çekiyor.
Peki, bütün bunları nereden biliyorsun? diye soranlar olabilir.
Hemen söyleyeyim! Burada söylediklerimi hem yaşadığım hem de yaşayanları gördüğüm için yazıyorum. Yaşamak isteyenlere de tavsiye ederim.
Bireyciliğin Aileye Yönelik Getirdiği Tahribatlar.
Bireyciliğin insanlığa bıraktığı aileyi yıkıcı yöndeki tahrip bombaları şunlardır:
* Birey ve bireysel olan dışında kalan hiç bir şeyin öncelik ve üstünlüğü yoktur
* Bireyin hak ve faydaları toplumun hak ve faydalarından daha üstün ve önemlidir;
* “Toplum iyiliği”, “ailenin menfaatleri” gibi toplumsal bütünlere atfedilen amaçların, bireyin kişisel çıkarları karşısında hiçbir değeri yoktur;
* Birey toplum ve ailenin önüne geçirilir; topluma ve aileye ilişkin değerler tanınmaz, sadece bireysel değerlere önem verilir; ailenin korunması için bireyden fedakârlık beklenmez;
* Yerleşik dinî ve geleneksel değer yargıları reddedilir;
* Aile birey için hürriyetin kısıtlandığı hayat tarzıdır; bireyin hür yaşaması ancak aile dışında söz konusu olur; kişi aile içinde yaşasa da, aile hayatı hürriyetini kısıtlamamalıdır; o aile içinde de dilediği şekilde dilediği kişilerle cinselliği yaşayabilmelidir;
* Aile içinde de yaşasa, bekâr da yaşasa, birey kendi amaçlarını bizzat kendisi belirler ve kendi kişisel amaç ve çıkarlarının gerçekleşmesine odaklanır;
* Birey, bencildir, aile yükümlülüklerinden bağımsız şekilde kişisel hürriyetine önem verir; aile menfaatleri namına kişisel çıkarlarından vazgeçmez;
* Bencil ve kişisel menfaatlerine odaklanan birey, aile içinde sorumluluk almaz, onun, aile bütünlüğünün korunması gibi bir ideali, amacı, hedefi, çabası söz konusu değildir;
* Sadakat, iffet, ar, hayâ, diğerkâmlık, gibi aile bütünlüğüne yönelik manevi bağların varlığından söz edilemez;
* Aile bireyleri, kişisel menfaatlerine odaklandıkları için, menfaatleri ile çelişen en ufak ihtilaf, görüş ayrılığı, tartışma, ailenin dağılması için yeterli olabilmektedir;
* Bencil bireyler aile içinde sıkıldıkları, hürriyetlerini kısıtlı gördükleri, rekabet halindeki kişisel menfaatleri çatışmaya müsait olduğu için, boşanma çok kolay ve yaygındır;
* Aile içinde yaşamayı başta cinsel hayat olmak üzere hürriyetleri için kısıtlayıcı bulanlar, nikâhsız birlikteliklere ya da anlık cinsel yaşantılara yönelmektedirler;
Bireyciliğin bu zehirleyici etkileri aile için en yıkıcı sonuçlar meydana getirmektedir.
Bireyciliğin bu yıkıcı etkileri, Batılı toplumlarda maksimum düzeylere ulaşmıştır.
Türkiye’de de bireyciliğin etkileri oranında, ailede ciddi hasarlar meydana gelmiştir.
Aile ile alakalı en büyük hasar, “genel aile”den “çekirdek aile”ye geçiş olmuştur.
Bireyci anlayış, bir yandan manevi bağları hedef alarak çekirdek aileyi aşındırırken, diğer yandan da tamamen ailenin bizzat kendisini hedef almıştır.
Tamamen cazip ve çekici görünen hürriyet ve benmerkezci anlayışla, ailede her bir bireyin haklarına ve çıkarlarına odaklanmaları, onların nefislerine hoş görünmektedir. Hazlarına, nefsani arzularına odaklanan bireylerden oluşan çekirdek ailede, aile bütünlüğünü korumaya odaklanan sevgi, saygı, merhamet, iffet, güven, sadakat, vd. manevi değerler yok edilerek, elmanın “koruyucu kabukları”nın soyulmasına benzer bir durum ortaya çıkmıştır.
Nasıl bir elma kabuğu soyulduğunda uzun süre korunamazsa, çabucak bozulursa, ailedeki manevi değerlerin ve koruyucu bağların ortadan kalkmasıyla da çekirdek ailelerdeki düzen çok çabuk bir şekilde bozulur, boşanmalar peş peşe gelir.
İffetsizlik, sadakatsizlik, güvensizlik, merhametsizlik, sorumluluktan kaçınma, aile bütünlüğünü önemsememe, birbiri ile yarışan kişisel hakların korunmasına odaklanma, ahirete uzanan hayat arkadaşlığı hassasiyetinden uzak olma, zorluklara karşı direnç göstermeme, kısaca hür ve bencil hayat yaşama arzusu, ailenin kokuşmasına zemin oluşturmakta, tabiri caizse “aile elması”nın koruyucu kabuğunun soyulmasına benzer sonuçlara sebep olmaktadır.
Çekirdek ailede, eşlerin anne ve babalarının, kedi-köpek kadar bile bir kıymeti yoktur. Eşler, ellerinde köpeklerle evlerine girerler, ama anne babaları kapıdan içeri giremez.
Çekirdek aile bireylerinin dünyasında, anne ve babaları, başka ortamlarda yaşarlarsa, aile haricinde kalırlarsa, mutlu olacaklarını düşünürler.
Anne ve babanın, evlatları (ailede karı ve koca) için çocukluklarında yaptıkları bütün emeklerin, çabaların, fedakârlıkların hiç bir kıymeti kalmamıştır. Eşler, senede bir kere anneler ve babalar gününde evlerine giderler, ellerine birer çiçek tutuştururlar, o kadar.
Eşlerin anne ve babaları, duygusal boşluk içinde kahrolsalar da evlatlar ilgilenmezler.
Kimin himmeti, amacı, hedefi milleti ise o tek başına küçük bir millettir. Himmeti milleti olan bireylerden oluşan bir toplumu atom bombası bile yıkamaz. Yine himmeti ailesi olan eşlerden oluşan bir aile ancak ölümle son bulur; başka hiçbir güç aileyi yıkamaz.
Himmeti kendi nefsi, menfaatleri, hazları olan kişilerden ne sağlam bir toplum ve millet olur, ne de aile kurulur.
Çağdaşlık olarak nitelenen çekirdek aile yapısı, bireycilik zehirlenmesi neticesinde, her türlü değerlerden uzaklaşarak, toplumun temeli olma vasfını kaybetmiştir. Aile içi huzur tarihe karışmıştır. Evlilik bütünlüğünün korunması istisna, boşanmalar olağan hale gelmiştir.
Türk toplumunun tekrardan sağlam aile yapısına kavuşması için hem devlete hem de bireylere ve sivil toplum kuruluşlarına, eğitim kurumlarına çok büyük görevler düşmektedir.
Dr. Adnan Küçük
Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi